BİNBAŞININ KIZININ NALLIHAN SEVDASI “Elli YIl Sonra”

Nallıhan’la ilgili yazımın Nallıhan Belediyesinin web sayfasında yayınlanmasından sonra pek çok mail aldım. Kimisi “taş topraktan oluşan Nallıhan’ın neresini sevdin. Ben buradan kaçmaya bakıyorum” derken, kimileri “yaşadığım yerin güzelliğini anladım” ya da “işte bizim eller böyledir” diyerek övgü dolu yanıtlar gönderdiler. Bir Bayram günüydü, telefonum çaldı. Telefonun ucunda, yazıda adı geçen komşumuz Şengül Abla’nın kızı Meral vardı. Biz oradan ayrıldıktan sonra doğan ve benim adımı verdikleri Meral. Birden içim nasıl sevinçle doldu anlatamam. Geçmişten bir dost, bir sevgi izi bulmanın coşkusuyla uzun uzun konuştuk. Ankara’da oturduklarını, Nallıhan’daki evi hala koruduklarını ve yazları gidip orada kaldıklarını anlattı. Babaları Ali Doğan Amca vefat etmiş. Annesi ile birlikte oturuyormuş. Sonra Şengül Abla aldı telefonu. O berrak, o bir su gibi akan sesiyle karşımdaydı işte. Onunla konuşurken tüm komşuluk anıları gözümün önünde geçit töreni yaptılar yeniden. Eskiden komşuluklar bir başka idi, bir günümüz ayrı geçmezdi. Sevinirdik anlatırdık, üzülürdük anlatırdık. Çoğu kez onlarda yemek yediğimi hatırlıyorum. Önce yere geniş bir örtü serilir, üzerine tahta yemek tablası ve kaşıklar konurdu. Herkes bağdaş kurarak yere oturur, örtüyü peçete gibi dizlerinin üzerine çeker, yan yana omuz omuza tablanın ortasına konan büyük çanağa ya da siniye kaşıklarını daldırarak yemek yerlerdi. Bu ritüele katılmayı pek severdim. Büyük bir iştahla ben de onlar gibi kaşığımı daldırır, neşeli söyleşilerini, şükretmelerini, hatta ağız şapırtılarını dinleyerek yerdim. Annem, benim için “evde yemek yemiyor, komşuda yiyor” diye söylenir, ama orada yememe de izin verirdi. Biz evimizde masada tabaklarımıza konulan yemeğimizi bir disiplin içinde ciddiyetle ve kurallara bağlı kalarak yerdik. Sofrada konuşulmazdı, kollar masaya dayanmazdı, ağız fazla doldurulmaz, yemek çiğnenirken ağız şapırdatılmaz, dudaklar açılmazdı. Baba kalkmadan da sofradan kalkılmazdı. Hele hele tabakta asla yemek bırakılmazdı. Ben o yıllarda zayıf ve iştahsız bir çocuk olduğum için en çok bu kurala uymakta zorlanırdım. Yemediğim etleri gizlice çıkarır, tabağın alt kenarına saklardım. Anneannem sofrayı toplarken benim tabağımın altındakileri görünce “yine asker gibi bunları dizmişsin” der ama babama da söylemezdi. İşte komşuda iştahla yemek yememin nedeni orada bu kuralların olmayışı idi. Evin gelini Şengül Abla hep hizmet eder, sofraya en son oturur, hatta bir oturur bir kalkardı. İnce uzun, dal gibi, beyaz tenli güzel, narin bir kadındı. Kocası Ali Doğan Amca, kaynanası Ayşe Hanım Teyze, büyük anne Sabire Hanım, o sıralar yeni doğmuş olan kızı Dilek ile birlikte yaşardı. Az konuşur az gülerdi. Hatta birkaç kez gizli gizli ağladığını görmüştüm. “Dilek bebek hiç yemek yemiyor, ona ağlıyorum” demişti. Evde bir kayınpeder var mıydı pek hatırlamıyorum. Hatırladığım Ayşanım Teyze’nin bütün evi yönettiği, konuşkan, ahbap canlısı, becerikli bir kadın olduğuydu. Benimle de en çok o konuşurdu. Konuşurken açılıp kapanan burun delikleri, güleç yuvarlak yüzü, kulaklarının arkasına attığı beyaz başörtüsüyle hala hafızamdaki capcanlı yerini koruyor. Dilek bebeği kucağıma almayı pek isterdim ama “düşürürsün” diye vermezlerdi. Bir gün kucakladığım gibi kaçtım. Onunla köşedeki sedire oturup oynamak istemiştim. Sonra da olanlar oldu, tam sedire oturacaktım ki dengemi kaybedip, sedirin kenarındaki boşluğa bebekle beraber kafa üstü düştüm. Dilek ağlar, ben ağlarım. Ağlamam canımın acısından değil, bebeğe bir şey oldu korkusundan. Sonra da bebeği bir daha kucağıma almaya kalkışmadım. Dedim ya ince, zayıf bir çocuktum diye. İlkokul 3. sınıfta 15 kg. gelirdim. Orta okula başladığımda ise ayakkabı numaram 29’du. Nallıhan’ın kışları soğuk ve karlı geçerdi. O soğuk ve uzun kış gecelerinde genellikle evde oturur masanın kenarında ders çalışırdık. Büyüklerse radyo dinlerlerdi. En sevilen programlar, “Haftanın Kurdelesi”, “Radyo Tiyatrosu”, “Halide Pişkin” ve Çetin Altan’ın “Dostlarım”.. diye başlayan sohbet programıydı. Ben Cumartesi günleri öğleden sonra yayınlanan “Çocuk Radyosu” programının tutkunu idim. Arkadaşlarımla oynarken bile bırakıp, bu programı kaçırmamak için eve dönerdim. Kasabada yaşayan memur hanımları aralarında gün yapar ve toplanırlardı. Annem çalıştığı için onun kabul günü her ayın ikinci Cumartesisi idi. Diğer hanımların günlerine de saat 15.30’da okul bittikten sonra katılırdı. Annem ve anneannemle birlikte kabul günlerine gitmeyi pek severdim. Sevmediğim bir yer vardı, o da hakimin karısının günleriydi. Sarı saçlı, iri yapılı, sert bakışlı bu kadın çocukları da sevmezdi. Annem “kendi çocuğu olmadığı için, çocukları sevmiyor” derdi. Bir Kelebek Hanım vardı; adı gibi narin, bir Suzan öğretmen vardı; sevecen, bir Saadet öğretmen vardı; benim öğretmenimdi, gül kokardı, Kaymakamın, savcının, mal müdürünün, orman müdürünün eşleri de annemin en yakın arkadaşlarıydı. Her ayın ikinci Cumartesisini iple çekerdim. O gün iki katlı evimizin üst katındaki misafir odasının kapısı açılır, koltukların örtüleri çıkartılır, oda ısıtılır, hazırlanırdı. Nallıhan’a geldiğimizde Ankara’dan şık mobilyalar almıştık. Bu oda, ceviz ayaklı kırmızı atlas kumaştan geniş ispanyol koltukları, ceviz ağacından yapılmış kesme aynalı büfesi, kadife kaplı yine cevizden yapılmış kollu sandalyeleri, Isparta el dokuması uzun tüylü iri çiçek desenli ve etrafı bordo çerçeveli halısı, üzüm salkımı desenli ipek tül perdeleri ile evimizin en şık yeriydi. Zaman zaman odanın devamlı kapalı duran kapısını aralar, burayı uzun uzun seyreder, hatta kapının yanındaki hazeran sandalyeye usulca ilişir, o loş, soğuk ama bana sükuneti ve düzeni ile huzur veren odayı koklardım. Odaya girmek, orada oynamak yasaktı. Annemin kabul günlerinde ise o hep kapalı duran yüksek çift kanatlı kapının açılması bana özgürlük duygusu ve derin bir haz verirdi. Taze pişmiş kurabiyelerin, börek ve çöreklerin kokusu ile derin bir doygunluk, güven ve mutluluk hissederdim. Hanımlar kabul günlerinde en şık giysilerini giyerlerdi. Biz de gündelik kıyafetlerimizi çıkarır gerilik elbiselerimizi giyerdik. Gelenler, gidenler, konuşmalar, ikramlar, alınıp verilen yemek tarifleri, hatta kadınların bazı zamanlar kalkıp oynamaları, şakaları, coşkuları beni sanki bir masal dünyasına götürürdü. Gün bitip de misafirler gittikten sonra oda henüz temizlenip kapatılmadan burada oturur yine saatlerce o havayı solurdum. Hanımlar Cumartesi günleri toplandıklarında beylerin de bir araya gelip ava gittiklerini anımsıyorum. Babamı mahmuzlu çizmeleri, palaskası, mermilerin olduğu kemeri, av tüfeği ve golf pantolonu içinde çok yakışıklı bulur, ona hayranlık duyar ancak getirdiği av hayvanları, kuşlar, tavşanlar için üzülürdüm. Belki de hayatım boyunca et yemeyi fazla sevmememin nedeni budur. DEVAMI HAFTAYA... TANER DEMİR